Arap Baharı Esasen Kahire'de Mübarek Devrilince Başladı

Arap Baharı Esasen Kahire'de Mübarek Devrilince Başladı

Asım Öz | Umran Dergisi  26 Ağustos 2013

 

-Ortadoğu'daki ayaklanmalar dünyayı sarstı ve bölgeye dönük standart yorumların toptan başarısızlığını gösterdi...Arap Baharı sürecinde Türk Dış Politikasını ele aldığınız Kavga - Arap Baharı'nda Türk Dış Politikası - 2010-2013[1] adını taşıyan yeni kitabınızı Arap Baharı'nda Türkiye'nin verdiği kavgayı anlatmak içinyazdığınızı söylüyorsunuz.  Aynı zamanda Ortadoğu’da yeni bir düzenin kurulmakta olduğuna dikkat çekiyorsunuz.  Türkiye nasıl bir kavga veriyor bu süreçte?...

-Ortadoğu’da Irak’tan Fas’a kadar olan alanda asırlarca ‘Osmanlı barışı’ hâkim oldu. Bu coğrafyanın içinden çıkmış bir imparatorluk yapısının yönetimindeki bir ‘düzen’di bu. Diliyle, diniyle, geleneği ve göreneğiyle yönetmekte olduğu insanlarla doku uyumu içinde bir yönetimdi. Pekçok sebeple dağılınca Batılı sömürgeci güçler (esasen İngiltere ve Fransa) ‘Ortadoğu’ adını verdikleri alanda ‘böl ve yönet’ mantığı üzerinden kendi  düzen’lerini kurdular.. İkinci dünya savaşından sonra Amerika’nın da dahil olmasıyla bu sömürgeci aktörler bölgeye bir de İsrail adında bir yabancı unsuru daha dahil ettiler. Bölge halkları büyük acılar çekti, hâlâ da çekiyor. Şimdi bu düzenin temelleri sallanıyor, Ortadoğu’da halk kitlelerinde, aydınlarında, örgütlü yapılarında bir uyanış var... Türkiye de son on yıldır, kendi coğrafyasıyla yeniden kader birlikteliği yapmaya başladı. Türkiye’nin tarihi ve coğrafyası ona bölge halklarının bu tahripkar düzene isyan ederken Türkiye’nin sorumluluğu bu isyana destek vermek.Türkiye’nin verdiği kavga budur. Bölgenin kaderinde bölge  halklarıyla birlikte söz sahibi olmanın kavgası bu.

-Kitabınız Mısır’daki darbeden hemen önce çıktı.Buna karşın devrim hareketlerinin Mısır’da âkim kalırsa başka yerlerde de aynı akıbetin yaşanabileceğini dolayısıyla  bu anlamda Mısır’ın turnusol kağıdı olduğunu yazmıştınız. Daha sonra da Ortadoğu’daki kavganın büyük olduğunu söyleyerek yaşananları kavga üzerinden okumayı sürdürdünüz.  Devam eden süreç hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Mısır’ın Arap dünyasındaki konumu izahtan azâdedir. Ortadoğu’da gerçek devlet tarifine uyan üç ülke İran, Türkiye ve Mısır’dır. Mısır bunlar arasında Arap olan tek ülke. Tarihî ve kültürel derinlik, nüfus vs açılarından Mısır Arap siyasal ve sosyal hayatının merkezî konumunda bir ülke. Tahrir devrimiyle Mübarek gibi bir diktatörün orada devrilmesi bu bölgeye vereceği mesajın gücü itibariyle  muazzam bir olaydır. Arap Baharı’nın esasen Tunus’ta Bin Ali devrilince değil, Kahire’de Mübarek devrilince başladığını söyleyebiliriz.

Muhammed Mursi’nin asker eliyle devrilmesi bölgedeki statükoyu koruma kararlılığın bir göstergesidir. Daha Tahrir devrimi yaşanırken Ortadoğu’daki düzenin efendileri,  ‘Mübarek’i verelim ama düzen’i koruyalım’  arayışına girmişlerdi ama  ama sokak bunu kabul etmemişti. Şimdi Mursi’yi devirerek iktidarı halka kolay kolay bırakmayacaklarını ilan ediyorlar. Darbe’yi yaptı(rdı)lar ama ülkeye hakim olamadılar. Rabıtaü’l Adeviye Meydanı’ndan bütün Mısır’a yayılan darbeye direniş artık bölgede eski düzeni sürdürmenin mümkün olmadığını bir kez daha göstermiştir. İngiliz The  Economist dergisi, vakit kaybetmeden ‘ Arap Baharı’ başarısız mı oldu, kapağıyla çıktı...Durun hele, kavga daha bitmedi. Adeviye Meydanı’nından bütün Mısır’ın geneline ve bütün bölgeye yayılan mesaj kavga’nın daha bitmediğini gösteriyor.

 

-Mısır darbesini Riyad-Tel Aviv kaynaklı ve Washington onaylı darbe olarak görüyorsunuz. Niçin?

Mısır, İsrail-Amerika-Batı blokunun Ortadoğu politikaların iki temel dayanak noktasından biridir. Diğer dayanak noktası Suudi Arabistan’dır.  Mümtaz’er Türköne, ‘Mursi İslâmcı olduğu için devrilmemiştir.” derken doğru bir tespit yapıyordu.  İhvan, bölge jeopolitiğinde çok hayati durumdaki bir ülkenin  politikalarını değiştirmeye başladığı için devrildi.  Amerika rejimin rengine bakmaz, yaptıklarına bakar, bunları öğrenelim artık. Mursi’nin yönetimindeki Mısır’ın nasıl bir dış politika izlemeye başladığına bir göz atarsanız tabloyu anlarsınız. Mursi yönetimi,  İsrail ile imzalanan  Camp David anlaşmasını sorgulamaya başladı, Filistinli gruplar arasında barış hamlelerini başlattı. Bölgenin yükselen gücü Türkiye ile bir stratejik işbirliğine yöneldi, Suriye’de Beşşar Esed rejimine karşı açık tavır aldı. Dahası Arap Baharı’nın değiştirdiği ilk büyük ve en önemli ülke olarak bütün bir coğrafyaya büyük bir ilham vermeye başladı. Bütün bunların mesela Suudi hanedanına  nasıl bir korku  yaşattığını,  İsrail’i nasıl tedirgin ettiğini  görmek zor değil. Muhammed Mursi, Suudi Arabistan- İsrail ve Amerika’nın işbirliğiyle devrilmiştir. General Sisi, sadece onların tetikciliğini yaptı. Jeopolitik konumu hayati önemde olan ülkelerde darbeci generallerin rolü  genellikle tetikçilikle sınırlıdır zaten.

Ortadoğu’nun yakın tarihinde İran, Türkiye ve Mısır’ın İsrail’e karşı birlikte pozisyon aldığı bir dönem olmamıştır tespitini yapıyorsunuz. İsrail’in Mavi Marmara özrünü Ortadoğu satranç taşında Mübarek taşını kaybetmiş olmasıyla ilişkilendiriyorsunuz. Bu çerçevede Mısır’daki darbe süreci İsrail’i rahatlattı mı?

- Hem de nasıl...İsrail,Mübarek’in devrilmesinden çok önce bir stratejik yalnızlığa girmişti zaten. Mavi Marmara’ya yönelik silahlı saldırıdan  önce 2008’da günlerce süren  Gazze bombardımanıyla Türkiye’yi kaybetmeye başladı, Mavi Marmaravak’ası ile ilişkiler sıfırlandı.  Bu coğrafyada  Arap olmayan büyük bir aktör olarak Türkiye’nin kaybı İsrail için başlı başına bir travmadır. Buna bir de İsrail açısından Türkiye’den de kritik durumdaki Mısır’ın kaybını ekleyince İsrail devleti İngilizce’deki ifadeyle ‘existencial’  yani varoluşsal bir tehdit algılamaya başladı. Yeni Mısır’ın Türkiye ile kurduğu ilişki, Hamas’ın ve bütün Filistin cephesinin patronajının da Mısır-Katar-Türkiye çizgisine geçmeye başlamasıyla İsrail teslim olmak zorunda kaldı.  Mısır ordusuna yaptırılan karşı darbe ile İsrail, rahat bir nefes aldı. Mısır’daki bu yeni tablonun kalıcı olamayacağından korkuyorlar şimdi.

- Ankara-Kahire-Doha hattına kayan Hamas’ın Mısır’daki darbeden etkileneceği kesin. Bu sürecin Filistin iç siyasetine yansımaları nasıl olur?

Elbette etkilenecek. Hamas gibi bir Sünni örgüt yıllardır  Tahran-Şam hattında Şii-Nusayri çizgisinin kontrolündeydi. Halid Meşal, Şam’da yaşıyor, İran’dan destek görüyordu. Bu durum başlı başına anormallik arzediyordu zaten.  Arap Baharı ile bu denklem değişmiş, Kahire-Doha-Ankara  hattına çekilmişti.  Mısır darbesiyle bir resim yeniden değişti. Hamas’ı Kahire’de yaşatmazlar. Kahire ayağı şimdilik düşmüş görünüyor. İsrail nasıl izliyorsa Hamas da aynı şekilde takip ediyor gelişmeleri...İhvan’ın Mısır’da yönetimi devralması Filistin içinde Mahmud Abbas’ı Hamas ile barış yapmaya zorlamıştı. Zira Abbas yönetimi Mısır’a rağmen sadece İsrail ve Batı’nın desteğiyle bir Filistin politikası yürütemezdi.  Mahmud Abbas ve Fetih,  Mısır’daki darbenin rahatlattığı aktörlerden biridir...Arap Baharı’nın iyi taraflarından biri nedir biliyor musunuz, yüzlerdeki maskeleri büyük ölçüde  indirmiştir.

 

-Arap sokaklarının iradesinin göz ardı edilmesi durumunda siyasal zemininin El Kaide benzeri yeni örgütler için uygun hale geleceğini düşünüyorsunuz. Uzun zamandır devam eden protestolardan böyle bir intiba edindiniz mi?

Radikal örgütlerin bu süreçten güç devşirmemesi mümkün değil. Kendi taraflarına, sokaktaki insanlara ‘işte gördünüz, serbest seçimlerle iktidara geldiğinizde de size iktidarı vermiyorlar, tek yol silahlı mücadele’ demeyecekler mi? Bu insanlar bu yaklaşımdan etkilenmeyecek mi?  El Kaide’den  Hizbullah’a kadar pekçok örgüt için bu durum bir meşruiyet zemini sağladı. Hatta darbenin en tahripkâr sonuçlarından biri de zaten bu mesajdır. Komplocu bir yaklaşım olabilir, ama bu darbenin amaçlarından birinin de bölgeyi radikalleştirmek olduğunu söylemek pek yanlış olmaz. Zira ‘şiddet tuzağı’ statükonun devamını garanti eder. Maalesef Müslüman dünya, bu tür tuzaklara kolayca düşüyor. İslâm dünyası ve bölge halkları için   bir tuzak meşruiyetin dışına çıkılması büyük bir tuzak. Mısır’da darbeye mâruz kalan İhvan’ın bu konuda şimdiye kadar akl-ı selim içinde hareket ettiği, bu tuzağın farkında olduğu görülüyor. Umarız böyle devam eder, zira meşru zeminde kalarak  ve kararlı bir  siyasi mücadele  yürütürlerse  iktidarı yeniden alacaklarını tahmin ediyorum. Zira bu sefer sadece mağdur değil, siyaseten de haklı durumdalar...Halk oyuyla geldikleri iktidardan darbeyle komployla uzaklaştırılmış bir hareket durumundalar..

 

-Körfez İşbirliği Konseyi’nin, petrol zengini altı Arap monarşisinin; Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri bölgesel bir bloğu olduğunu biliyoruz. Bu ülkeler genel olarak Mısır’daki darbe sürecine destek verdiler. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

-Körfez’in patronu Suudi Arabistan’dır. Sadece Katar, son  yıllarda Körfez bölgesinden bağımsız politikalar izlemeye başlamıştı. Bölgeyi domine eden güç Suud hanedanıdır ve bu hanedan İslâm dünyasının kanayan yarasıdır. İslâm’un kutsal mekânlarının böyle sefih bir grubun elinden kalması İslâm dünyasının kanayan yarasıdır. Suud ailesi, hanedanının devamı için kiminle nasıl bir işbirliği yapılması gerekiyorsa yapar ve yapıyor da...Suud’unn bölgedeki en büyük müttefik İsrail’dir. Bölgede İsrail’in çıkarına olan hemen her şey bu hanedanın da çıkarınadır. Mübarek’in devrilmesi süresince Tel Aviv’den daha fazla tedirgin olan başkent  Riyad’dır. İslâm ve Müslümanlık bu hanedanın üstünde bir boyadır sadece.

-Peki  İran gelişmelerin neresinde duruyor?

Tam merkezinde duruyor. Ortadoğu’da üç ülke var ki birbirleriyle düşmanlık ilişkisinde olsa- ve öyle görünse de – esasen bir tür gizli ortaklık içinde hareket ederler. Aralarındaki düşmanlıktan güç devşirir, hem içeride hem de bölge genelinde pozisyonlarını tahkim ederler. Bunlar Suudi Arabistan-İsrail ve İran’dır. İran, İslâm dünyasının net biçimde azınlık inanışı olan Şia’nın merkezî ülkesi olarak Amerika’nın bölgedeki müttefikleri İsrail ve Suudi Arabistan ile yüksek gerilim halinde kalarak bir meşruiyet elde ediyor. Zaman zaman üzerinde etkili olduğu Hizbullah üzerindeki etkisini kullanarak Lübnan üzerinden İsrail’i ; zaman zaman Körfez’deki nitelikteki tatbikatlarıyla,  Emirliklerdeki Şii nüfusu kaşımak suretiyle  Suudi Arabistan’ı kışkırtıp bölgesel gerilimler  üretiyor. Nükleer enerji/silah  tartışmaları üzerinden de Batı’ya kafa tutan ülke görüntüsü yaratıp Şii Sünni bütün Arap halkları nezdinde itibar kazanmaya çalışıyor. Bölgeyi terörize etmek İran’ın pozisyonunu tahkim ediyor. Mısır ve Suriye vak’aları İran’ın Arap Baharı’nda ilkesel bir siyaseti olmadığını daha açık söyleyelim iki yüzlü siyasetini ortaya koydu. İran, Mısır ‘daki Tahrir Devrimi’ni Amerika’nın müttefiki Mübarek’in devrilmesi sebebiyle coşkuyla karşılamıştı. Ancak devrim rüzgarı Akdeniz’de Suriye kıyılarına dayanınca söylemini anında değiştirdi.

-Mısır’a dair Türk medyasında yapılan analizlerin Mısır’dan ziyade Türkiye içi pozisyonları tahkim edecek şekilde ele alınıyor oluşu konusunda ne düşünüyorsunuz?

- Mümtaz’er Türköne bir yazısında Türk aydını için ‘ trajik modernleşme sürecimizin en rafine ürünüdür’ der. Türk medyasının kahir ekseriyeti  da işte bu aydın yapısının bir türevidir.  Mısır’daki darbe sürecinde  bu kesimin sergilediği tavır bu sebeple beni şaşırtmadı. Eğer darbe, ‘hoşlanmadığımızbir hareketi deviriyorsa sorun yok, dahası iyi bile oldu’ tavrına şahit  olduk. Bunu böyle söyleyemedikleri için de ‘ Mursi’nin hataları’ söylemi üzerinden darbeye meşru kılıf uydurmaya çalıştılar.  Üstelik bu Türkiye’de iktidardaki yönetime de  aba altından sopa göstermeye de  yarıyordu. Mursi’nin başına gelenlerden duydukları haz yazılarına yansıttılar...Bu yaklaşımları biz Türkiye’den  tanıyoruz.

Arap Baharı sürecinde Türk dış politikasının “Yeni Osmanlıcılık”  olarak adlandırılan siyaseti  başta olmak üzerepek çok eleştiri yapıldı. Komşularla sıfır sorun politikasının bitişi ve mezhep savaşlarına yol açma eleştirisi öne çıktı. Öte yandan Irak, Suriye ve Mısır’da yaşananlardan yola çıkarak bölgesel barışı bir süre daha temin etmenin mümkün olmadığı gün geçtikçe netleştiği bundan dolayı  dışarıdaki “kavga”ya ara verilip içeride başta  “çözüm süreci” olmak üzere iç barışı temine ağırlık verilse daha iyi olacağı ifade edilmekte.   Ne dersiniz?

-İçerideki ‘ süreç’ler  çevremizdeki ‘kavga’dan bağımsız olduğunu düşünmek büyük bir yanılsama. Kürt jeopolitiğinin tarihte görülmemiş şekilde hareketlendiği bir dönemden geçiyoruz. Kürt sahasında olup bitenleri  Arap Baharı’ndan bağımsız okuyamazsınız. Bakın Suriye üzerinden basit bir örnek vereyim. Arap Baharı Suriye’nin kıyılarına vardığı andan itibaren İran Ortadoğu sokaklarındaki itibarını yerle bir etme pahasına Şam’daki Nusayri rejimini arkalamaya başladı. Suriye rejiminin devrilmesi ihtimali aynı anda Irak’ta da Nuri El Maliki yönetimini tedirgin etmeye başladı. İran, Irak ve Suriye gibi üç  ülkenin ismini saydım, bu ülke 1980’lerin başından itibaren Türkiye’ye karşı yürütülen ayrılıkçı PKK hareketinin destek aldığı komşu ülkelerdir. Türkiye’nin Arap Baharı’nda izlediği politika bu üç ülkenin politikalarıyla taban tabana zıttır. Şimdi hal böyleyken PKK ile yürütlüen çözüm sürecinde yaşanan tıkanmaların ya da bazı sıkıntıların bu üç ülkeden bağımsız düşünmek mümkün mü? Kandil’deki bazı aktörlerin, bazı grupların süreci baltamalama gayretleri bu aktörlerden bağımsız mı oluyor zannediyorsunuz. Sadece bu üç  bölgesel aktör de değil,  Kürt sorununu aşmış bir Türkiye’nin bölgede kullanmaya başlayacağı etkiden memnun olacak herhangi bir küresel aktör var mı?

  -Bu süreçte  başka ülkelerin iç işlerine karışılmaması gerektiği sıklıkla ifade edildi, ediliyor. Bunda haklılık payı yok mu? Ki Türkiye yönetimi de  belli bazı konularda bu argümanı kullanıyor…AKP Türkiye'sinin Suriye politikasının yanlış olduğuna katılıyor musunuz? Niçin?

-Onbinlerce insanın sınırın hemen öteki yakasın katlinden bahsediyoruz. Türkiye-Suriye sınırı bir tren yoluyla ayrılıyor. Yolun öte tarafında yüz bine yakın  insan sadece hakkını istediği için,  kendi seçtiği yöneticiler tarafından yönetilmek istediği için katlediliyor, yüzbinlercesi evini barkını terkedip sınırınıza dayanıyor. Şimdi siz  ‘bu o ülkenin iç işi, karışmayalım’ diyorsanız aynı anda  şu iki şeyi daha diyorsunuz demektir. Birincisi ‘ ben vicdansız bir insanım’ diyorsunuz...Bu insanların mâsum olduğunu biliyorum, onları kimin neden öldürdüğünü biliyorum, ama benim işim değil diye susuyorum diyorsunuz. İkincisi de  siyasetçi olarak bölgesel bir vizyonununuz olmadığını ilan ediyorsunuz!...

Bu insanlar sizin mahallenizi insanları, komşularınız, dahası vatandaşlarınızın eşi dostu, akrabası...Dahası Antakya, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin  Suriye içinde olanlardan birinci  derecede etkilenen şehirlerdir. Sosyal ve ekonomik olarak etkilenirler. Bu şehirler Şam rejimiyle ilişkilerin mükemmel düzeyde olduğu 2010 öncesi yıllarda nasıl son derece olumlu şekilde etkilenmişlerse 2011 Mart-Nisan aylarından itibaren de artan ölçüde olumsuz biçimde etkilenmişlerdir.

İngilizin, Fransızın, Almanın bölge dışından, İran’ın Suudi Arabistan, İsrail’in bölge içinden müdahil olduğunu bu süreçlerin dışında kalamazsınız. Kalırsanız,  bu ‘kavga’ya girmediniz diye kimse sizin gözünüzün yaşına bakmaz. ‘Kavga’nın  sonunda bir hesap ödenir, o hesabı kaybedenlerle birlikte ödersiniz. Bu hep böyle olmuştur.Ben burada Özal’ın Körfez Savaşı öncesindeki ‘üç koyalım beş alalım’ mantığından bahsetmiyorum. İçinde bulunduğumuz bölgenin kaderinin, öteki bölge halklarıyla birlikte belirlenmesi gerektiğinden söz ediyoruz. Bölge dışındaki, bölgeye yabancı niyeti belli aktörelrin gelip bizlerin kaderini belirlemesin diyoruz.   Demeyelim mi?

Peki Arap  Baharı  süreci Kürt siyasi hareketlerini nasıl etkiledi?

Kürtler, 1.Dünya Savaşı’nda dört ayrı ülkenin topraklarında yaşamak zorunda kaldılar. 1990’ların ve 2000’lerin başındaki iki ayrı Amerikan askeri harekâtı Irak’taki kürtlere önemli bir statü sağladı. Arap Baharı’ da Suriye Kürtlerinin üzerindeki rejim baskısını fiilen kaldırdı. Kuzey Irak Kürt yönetimi, sınırın batı tarafındaki Kürtler soydaşlarıyla irtibata geçerek daha geniş bir Kürt etki alanı yaratmayı hedefledi ancak oradaki Kürtlerin asıl sahibi PKK’nın uzantısı PYD. Türkiye’deki ‘çözüm süreci’nin ivme kazanmasıyla Kürt jeopolitiği de hareketlendi.  Kürt siyasi hareketini yönetenler önemli bir kavşakta bugün, tarihi bir karar verecekler. Hem kendileri hem de bölge halklarının kaderini açısından önemli bir karar bu.  Güçlerini birleştirip – ki bu kısa ve orta vadede çatışan çıkarlar sebebiyle mümkün görünmüyor. – bağımsızlık arayışına yönelebilirlerki bu bölgeye yeni ve çok büyük çatışmaları tetikleyecektir. Kürtler için de öteki bölge hakları için de felaket senaryolarından biri budur. Ya da Türkiye’nin son yıllarda ısrarla takip ettiği ‘bölgesel entegrasyon’ fikrine yaklaşırlar, zira Kürtlerin  Araplar ve Türklerle birlikte Mezopotamya’yı bir refah ve barış alanına çevirme  imkânı var.

-Son günlerde basında çözüm sürecinin toz pembe hayallerden öteye geçmediğine dair yorumlar yapılıyor. Diğer taraftan Kürt hareketi yeniden yapılanıyor. Şırnak’ta, Lice’de yaşananlar var. Çözüm sürecindeki çelişkili yaklaşımların sebebi nedir?

PKK içindeki bütün etkili aktörlerin çözüme angaje olduklarına zannetmiyorum. Çözüm süreci PKK tarafında Öcalan’ın sürecin arkasında kararlılıkla durması üzerinden yürüyor. Yukarıda belirttiğimiz gibi Kandil’de kanatlar var, kanatlar üzerinde etkili bölge içi ve bölge dışı aktörler var.

-Türk ordusunun  esas görevleri konusunda  ciddi  eksiklilerinin ve zaaflarının olduğuna dikkat çekiyorsunuz. Peki bunlar kısa sürede giderilebilecek eksiklikler mi? Şayet böyle değilse Türkiye’nin kavgaya girmesinin doğru olmadığı yönündeki eleştiriler haklı değil mi?

Ordu, bir ülkenin en önemli millî güç unsurlarından biri.  Türk ordusu maalesef bu kritik dönemde bazı önemli zaaflarla mâlûl. Kurmay kadronun Soğuk savaş döneminin ataletini henüz üzerinden atamadığını düşünüyorum.  Kendilerine Soğuk sıavaş sonrası dinamik döneme adapte edebilmiş değiller. Ayrıca bazı olumlu işaretler varsa da ben şahsen subayların kahir ekseriyetinin siyasi otoritenin emrinde bir ordu mantığına ulaşabildiklerini, bunu içlerine sindirebildiklerini düşünmüyorum.  Ordu tam anlamıyla hazır değil diye girmek zorunda olduğunuz bir kavga’dan kaçamazsınız. Nihayet bu içine girmediğinizde sonuçlarından sakınabileceğiniz bir kavga değil.  Ancak nihayet ordu, bu büyük jeopolitik mücadele ihtiyaç halinde kullanılabilecek araçlardan sadece biridir, mücadele sadece sahada silahla verilmiyor, ekonomik gücünüz, siyaset planlamadaki yetenekleriniz, istihbarat kapasiteniz, kritik sahalardaki insan kaliteniz de belirleyicidir.

 

-İstihbarat daha özelde Hakan Fidan’la ilgili bir bölüm de var kitabınızda.  AKP hükümetleri döneminde en çok tartışılan isimlerden biri oldu Fidan. Neden?

İsrail devletinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı açıktan hedef tahtasına oturttuğunu  biliyoruz. Bunun sebeplerini anlayabiliyorum, bölgede muazzam bir jeopolitik rekabet yürüyor ve MİT bu mücadelede Türk devletinin elindeki önemli araçlardan biri. İsrail Savunma Bakanı’nın Fidan’ı hedef alarak konuşmasının sebeplerini anlayabilirim, nihayet İsrail bölgede Türkiye için bir rakip aktör konumundadır. Esasen İsrail’in kendisini hedef alması Hakan Fidan için de  gurur duyulacak bir durumdur. Ancak ülke içinde onu hedef alanların amacını ben çözemedim. Tayyip Erdoğan, Fidan’ın ifadeye çağrılmasını ‘devletin tekerleğine çomak sokmak’ diye nitelendirmişti. Türkiye içinde kim neden kendi devletinin tekerleğine çomak sokmak ister, bunu anlayabilmiş değilim.

 

 

-Kitabınız Türkiye’nin büyük hatalar yapmazsa  muhtemelen bu kavgadan galip çıkacağına  vurgu yaparak sonlanıyor.Büyük hatalar derken  kastettiğiniz nedir?

Türkiye bugün bu  ‘kavga’ya girebilmişse  bunu son on yılda elde ettiği siyasi ve  ekonomik istikrar sayesinde girebilmiştir. Kavga’dan galip çıkmanın ön koşulu bu zeminin kaybedilmemesinden geçer. Siyasi ve ekonomik istikrarı olumsuz etkileyecek her adım ‘büyük hata’ kategorisine girer. Bu süreçte kritik dönemeçlerden biri Kürt meselesinin gidişatıdır. Kürt meselesinin çözümü yolunda girilen yol, mutlaka ama mutlaka başarıya ulaştırılmalıdır. Türkiye’nin iç barışını sağlaması buradan geçiyor, iç barış olmadan bölgede bir etkinlik kurabilmek mümkün değildir.  Kürt meselesini çözebilmiş bir Türkiye’nin kaybedeceği bir ‘kavga’ yoktur zaten.

Söyleşi için teşekkür ederim…