Abdullah Gül

Abdullah Gül

‘İhtiyat’, siyaset sözlüğünün anahtar kelimelerinden.

AK Parti’lı yıllarda bu kelimeyle anılmayı hak edecek en başta gelen isim büyük bir ihtimalle Abdullah Gül’dür.  Bir Karadeniz gezisinde balıkçılarla sohbet ederken gazetecilerin ‘Hangi balığı daha çok seversiniz?’ sorusuna verdiği cevap bir siyasetçi olarak mevzû balıklar bile olsa ihtiyatı elden bırakmadığının  göstergesiydi: “Bütün balıkları severim.”

‘İhtiyatlı’ demek ‘korkak, ürkek’ demek değildir.

Abdullah Gül’ün ihtiyatlı adımları çoktur ama yeri geldiğinde cesur kararlar da almıştır; hem de Türkiye’nin demokrasi tarihine geçecek kadar cesur kararlar.

Milli Görüş geleneğinin kurucusu ve ebedi lideri ‘Erbakan Hoca’nın iradesine karşı bayrak açmış olması, dahası Erbakan’ın gösterdiği adayın karşısına genel başkan adayı olarak ortaya çıkması siyasi hayatının belki de en cesur kararıydı.14 Mayıs 2000 tarihli Fazilet Partisi kongresinde Gül, Erbakan Hoca’nın işaret ettiği isim olan Recai Kutan’ın karşısına ‘Yenilikçilerin Genel Başkan adayı’ olarak çıkabilmişti.

AK Parti’nin kuruluşuna giden yolda en önemli dönemeçlerden biri o kongre ve o karşı çıkıştır. O kongreyi kazanamadı ama ‘gâliptir bu yolda mağlup’ dedirtecek kadar yüksek bir oy almıştı. Tayyip Erdoğan o sırada Pınarhisar Cezaevi’nde olmasaydı Recai Kutan karşısında Yenilikçilerin adayı olarak o mu yer alırdı bunu bilemeyiz ama tarih o pâyeyi Abdullah Gül’e vermiştir.

O kongre tam mânâsıyla bir yol ayrımı oldu.

Fazilet Partisi’nin kapatılmasından sonra ‘Yenilikçiler’ bir daha ‘Aksaçlılar’ın yanında siyaset yapmadı. Aksaçlılar, geleneğin yeni partisi Saadet’te yollarına devam ederken Yenilikçiler Milli Görüş gömleğini çıkartıp kendi partilerini kurdu.

Halk bundan sonra yapılan ilk seçimde Erbakan’ın çocuklarına, onun yol arkadaşlarından daha fazla güvendiğini gösterdi. Yenilikçilerin partisi AK Parti son yıllarda görülmemiş bir oy oranıyla tek başına iktidar oldu.

Tarih öyle tecelli etti ki, daha ilk seçimde son yıllarda görülmemiş bir halk desteğine mazhar olan bu yeni partinin ilk Başbakanı da yine Gül oldu.

Erdoğan bu kez hapiste değildi ama siyasi yasaklı durumundaydı. Erdoğan’ın hapis ya da yasak yoluyla sahneye çıkamadığı zamanlarda Abdullah Gül hep sahnedeydi.

Gül’ün siyasi kariyerinde, ileride muhtemelen çocuklarına gururla anlatacağı iki büyük dönemeç daha var. Bunların birincisi 1 Mart 2003 tezkeresinde aldığı tavırdır.

Amerika’nın Irak’ı işgal etmeyi kafasına koyduğu günlerdi ve müttefiki Türkiye’den bu haksız- hukuksuz işgal hareketi için destek istiyordu. Ama deyim yerindeyse öyle böyle bir destek değil. 60 bin Amerikan askeri Türkiye topraklarına yerleşecek, Türkiye’nin İzmir ve Samsun da dahil belli başlı bütün havalimanları Amerikan işgal kuvvetlerine tahsis edilecekti. Gül, o günlerde tam bir iğneli fıçı durumundaki   Başbakanlık koltuğunda oturuyordu. Amerika’nın ve onun Türkiye’deki bütün unsurlarının ağır baskısı altındaydı. Yeni kurulmuş bir parti, ilk kez devlet sorumluluğunu üstleniyor ve bir anda kendisini tarihin en ağır yüklerinden biriyle karşı karşıya buluyordu.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli kararlarından birini almak, çiçeği burnunda başbakan olarak onun omuzlarındaydı. Abdullah Gül o netâmeli dönem  için daha sonra ‘saçlarım o günlerde  ağardı’ diyecekti.

Gül,1 Mart tezkeresine evet deme günahına girmemiş, arkadaşlarını da bu günaha çağırmamıştır. O günlerin en kritik hamlesini yaparak ne yönde oy verileceğine dair grup kararı aldırmamış, milletvekillerini vicdanlarıyla başbaşa bırakmıştır.

O dönemde bu iradeyi gösterebilmek o kadar kolay değildi. Bu cesareti o dikenli koltukta oturan genç bir başbakan olarak göstermiştir.

16 Kasım 2002’de  hükümeti kurma görevini  aldığı gün Amerikan Büyükelçiliğinden Robert Deutche merkezine gönderdiği notta onun için ‘Amerikan zihniyeti ve Amerika dış politika öncelikleri konusunda mükemmel bir kavrayışa sahiptir ’ diyordu ama bu durumun  ‘Amerika’nın adamı’ anlamına gelmediği 1 Mart tezkeresinde ortaya çıkmıştı.                       

Meclis’in tezkereye geçit vermemiş olması, Türkiye’yi o sırada iktidarda bulunan ‘Yeni Muhafazakârların’ gözünde nefret ögesi durumuna getirmişti. Amerikalılar bu tablodan esasen Milli Güvenlik Kurulu’ndan destek kararı çıkartmadıkları için askerleri sorumlu tutuyorlardı ama işin sorumlusu olarak da Gül’ü görüyorlardı.    Irak’ı işgalin mimarlarından Paul Wolfovitz o günlerde Türkiye’de kendisine yakın bir gazeteciye ‘Gül screwed/ Gül işi bozdu’ demişti. 

Abdullah Gül’ün Türk demokrasisine en az on yıl kazandıran kararı Cumhurbaşkanlığı adaylığındaki ısrarıyla oldu. Tayyip Erdoğan’ın 2007’de  ‘Kardeşim Gül’ ü Cumhurbaşkanlığına aday göstermiş olması Türkiye siyasi tarihinde benzeri görülmemiş bir feragat örneğiydi. Ancak Erdoğan’ın bu kararın arkasında sonuna kadar durduğunu söylemek zordur. Askerlerin 27 Nisan e- muhtırası olarak geçen bildirisinden sonra yapılan görüşmelerde Erdoğan’ın ‘yeni durum değerlendirmesi’ yaptığı anlaşılıyordu. Gül’ün adaylığında ısrar etmektense başka bir ismi- eşi başörtülü olmayan bir ismi- Cumhurbaşkanı adayı gösterme temayülü ağırlık kazanmıştı. Elbette ‘Gül”ün adaylığından vazgeçtik’ diyecek değildi ama pekçok emare bunun böyle olduğunu gösteriyordu.  Muhtemelen dönemin siyasi şartlarının eşi başörtülü  bir cumhurbaşkanına henüz hazır olmadığını düşünmeye başlamıştı. AK Parti’nin yeni Cumhurbaşkanı adayı olarak Vecdi Gönül’ün adının kulislerde dolaşmaya başladığı günlerdi o günler.

Gül’ün ‘Türk demokrasisi’ne on yıl kazandırdı’ dediğimiz tavrı o noktada ortaya çıktı. Bu, örtülü ve bazı aracılarla gelip giden ’adaylıktan çekil’ mesajlarına rağmen Cumhurbaşkanlığı adaylığında ısrar etti.  22 Temmuz 2007 seçimlerinde partiye verilen yüzde 47’lik halk desteğini kastederek, ‘Halkın mesajını yok sayacak halim yok’ diyordu.

Adaylıkta ısrar etti, partinin önde gelen bazı isimleri de onu destekledi. Bu tablo karşısında AK Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak kaldı. Bu ısrardan hem o hem partisi hem de Türk demokrasisi kazançlı çıkmıştır.

İleride, o günleri hatırlarken, ‘Moral üstünlük bendeyse gözüm hiçbir şeyi görmez’ diyecekti.

Bu duruş sayesinde bir Cumhurbaşkanının eşinin başörtülü ya da başörtüsüz olmasının sistemle, rejimle, lâiklikle hiçbir ilgisinin bulunmadığı, dahası bu tartışmaların Türk demokrasisine hiç yakışmadığı da anlaşıldı. 

Cumhurbaşkanlığı adaylığında ısrar etmesiyle Gül, Erdoğan’ın bir kararının hayata geçmesini ikinci kez engellemiş oluyordu. İki vak’ada da niyeti bu değildi ama sonuç bu oldu.

Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturuncaya kadar zaman zaman yeri geldiğinde cesur kararlar alabilen Abdullah Gül bundan sonra ‘lider’le iyi ilişkiler içinde olmaya daha fazla özen göstermeye başladı. Hükümetten gelen yasaları  bir-iki istisna haricinde genellikle sorunsuz biçimde onayladı. Yasalar önüne gelmeden önce hükümetle istişare etmeye özen gösterdi.

Refah Partisi’nde siyaset yaptığı yıllardan itibaren Milli Görüş çizgisinin 1990’larda Batı ile temas eden yüzü oydu. O dönemde kurulan bağlantılar sonraki yıllarda Batı ile gerilen ilişkilerde onun tavır alışlarında –kimi zaman  sessiz kalışlarında etkili oldu. Türkiye’nin Avrupa ve Amerika ile ilişkilerini her zaman önemseyen bir siyasetçi oldu. İşin sıkıntılı tarafı şuydu ki Batı’nın Türkiye’ye apaçık haksızlık ettiği, Türkiye’yi çok zorladığı zamanlarda bu ölçüyü ayarlamakta güçlük çekiyor gibiydi. İpleri kopartmamakla, Türkiye’nin haklılığını daha yüksek sesle dile getirmek arasındaki dengeyi kurmakta zaman zaman güçlük çektiği söylenebilir.

Erdoğan ile arasındaki ilişkilere şeker renk veren faktörlerden biri de buydu.

Türkiye’de AK Parti’nin bürokratik oligarşi ile verdiği mücadelede Gül’ün kimi tavırlarının, kimi sözlerinin AK Parti yönetiminde bilhassa Erdoğan’ın zihninde bazı kırılmalar yarattığı gözleniyordu. Gül’ün bazı pozisyon alışlarını ‘öteki tarafa oynuyor’ şekilde yorumlayanlar oldu. Gezi Parkı olayları devam ederken Gül’ün ağzından çıkan, ‘Demokrasi sadece seçim demek değildir’ sözü o günlerde Erdoğan ve çevresindekilerde adeta bir travma yaratmış, Gül’ün ‘öteki mahalleye oynadığı’na hükmetmelerinde bu cümle önemli rol oynamıştı.

Erdoğan’ın ona karşı en azından ‘özensiz’ diyebileceğimiz şekilde davrandığı zamanlar da oldu. Örneğin, Cumhurbaşkanlığı’nın son döneminde hükümetin getirdiği ‘mevcut cumhurbaşkanı yeniden aday olamaz’ şeklindeki düzenlemeye çok içerlediğini cümle âlem biliyor. Böyle bir düzenlemeye hem ihtiyaç yoktu, hem de bunun ‘kardeşlik hukuku’ veya ‘dava arkadaşlığı’ ile bağdaşır tarafı bulunmuyordu. Esasen, hukuk mantığıyla da izah edilemezdi, nitekim bu düzenleme Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti.

Erdoğan’ın Gül’e bakışındaki asıl büyük kırılmaların Batı ile ilişkiler ve Cemaat meselesi üzerinden yaşandığı söylenebilir. Bu noktada Gül’ün aldığı kararlardan, sergilediği davranışlardan ziyade, almadığı kararlar ve sergilemediği davranışlar daha belirgin oldu dersek yanlış olmaz. Erdoğan, Gülen Cemaati ile amansız bir mücadeleye girişmişken Gül’ü yanında görememişti.

Bu algı sonraki yıllarda hiç bir zaman bütünüyle silinmedi. Başbakanlığın kapıları ve akreditasyonu bu yapıya çoktan kapanmışken Cemaat’in adamları Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyonlara hâlâ davet ediliyor, Cumhurbaşkanının uçaklarına binebiliyordu. 

‘Erdoğan faktörü’ Gül’ün siyasi hayatının hemen her aşamasında belirleyici oldu. Nitekim, Erdoğan’ın Gül’e bakışındaki değişmeler Gül’ün siyasi kaderini belirlemiştir.

Nihayet, onu Cumhurbaşkanlığına aday gösteren Erdoğan’dı. Gül görev süresinin sonuna geldiğinde bunun bir dönem uzatılıp uzatılmaması kararını verecek olan Erdoğan’dı.  Gül belki yeniden Başbakanlığa dönebilirdi- hatta kendisi ‘isteseydim dönebilirdim’ dese de  Erdoğan onu Başbakan olarak da görmek istemediği için dönememişti.

Eğer, Gül kokuları önce Köşk bahçelerinden sonra giderek Ankara’dan çekilmişse bunlar Erdoğan’ın kararı ve hamleleriyle olmuştu. 2019’dan sonra Ankara’ya yeniden Gül kokularının yayılmasını isteyenlerin olduğunu görüyoruz. Ama Abdullah Gül gibi ihtiyatlı bir ismin böyle bir ‘macera’ya girmesi en azından bu satırların yazıldığı 2018 baharında pek mümkün görünmüyordu.