Hakan Fidan

Hakan Fidan

2010 baharı gibi bir zamanda istihbaratın başına geçmiş olmak kaderin Hakan Fidan'a bir oyunu olsa gerek.

Zira birkaç ay sonra Arap Baharı patlayacak ve bölge bütün tarihinde görülmemiş şekilde alt-üst olacaktı.

İstihbaratı yönetmek zaten ateşten gömlek giyinmek demektir, fakat o gömleği bir de Arap Baharı yıllarında giyinmek ve en az sekiz sene üzerinde taşımak var.

Hakan Fidan bu sebeple ateşlerde pişmiş bir bürokrat.

Göreve ilk geldiğinde bu atama istihbaratın içinden gelmemesi yüzünden sorgulanmıştı. Başbakan Erdoğan'ın bürokraside yaptığı en riskli atamalardan biri olarak görülmüştü.

İstihbarat bir disiplin olarak yabancısı olduğu bir alan değildi ama nihayet 'servisin içinden' gelmiyordu. Selefi Emre Taner hem bu kurumda çekirdekten yetişmiş hem de 43 yıl teşkilâtın içinde kalmış bir isimdi. Çözüm sürecinin hem mimarı hem yürütücüsüydü. Görev süresinin dört kez uzatılmış olması boşuna değildi. Hakan Fidan böyle bir müsteşarın yerine atanıyordu.

Emre Taner 1967'de MİT'e girdiğinde Hakan Fidan daha doğmamıştı..

TİKA Başkanlığı'nda başarılı bir performans sergilemiş, Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığı'nda iyi bir dönem geçirmişti. Ama böyle ağır bir sorumluluğu taşıyabilecek miydi, o donanıma sahip miydi?

Nihayet 42 yaşında MİT'in başına geliyordu.

'Ateşlerde pişmek' dedik, öyle riskli bir görevdi ki,
'ateşlerde yanmak' da vardı.

O günlerde MİT'in başında bu kadar uzun süre kalacağını kimse tahmin edemezdi. Beş yıl sonra görevi bırakmaya niyetlendiğinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın buna müsaade etmemesi pek şaşırtıcı olmamıştı. Devlette boşluk olmaz, her zaman makamları dolduracak kadrolar bulunur ama bazen bu o kadar kolay olmaz. Erdoğan'ın görevi bırakmasına itiraz etmesi Fidan'ın o görevde rüşdünü ispat ettiğinin bir göstergesi gibiydi.

Peki, neden beş yıl sonra bırakmak istemişti?
Bunu kesin olarak bilemiyoruz, çevresindekilere durumu askerlikte sabaha karşı tutulan 03.00-05.00 nöbetinden örnek vererek anlattığı söyleniyor: 'Askerde 03.00-05.00 nöbeti hep aynı adama yazılmaz. Dahası MİT'in başında olmak bunun öncesindeki ve sonrasındaki saatlerin de sizin üzerinizde olması demek.'

Bir uçak seyahatinde bir akademisyenle emekli bir büyükelçinin Hakan Fidan ile ilgili sohbetine tanık olmuştum. Akademisyen, büyükelçiliği zamanında onunla teşrik-i mesaide bulunmuş emekli büyükelçiye Fidan hakkındaki fikrini sormuştu.

Eski büyükelçinin sözleri şöyleydi: 'Hocam, devlette bazı görevler vardır ki, eğer o koltuğu dolduramazsanız arkanızda ne kadar büyük bir destek olursa olsun orada birkaç ay değil birkaç hafta bile kalamazsınız. MİT Müsteşarlığı öyle bir koltuktur.'

Devlette onu yakından tanımış bir bürokratın
Hakan Fidan'ı tarif ederken seçtiği kelimeler ' zekâ, çalışkanlık ve sadakat'ti.

Bölgede muazzam bir jeopolitik deprem oluyor ve bunun yıkıcı sarsıntıları sizin ülkenizde kuvvetli hissediliyor.
Ülkenin hem içeriden hem dışarıdan bir nevi kuşatma altına alındığı yıllarda devletin en kritik savunma mekanizmasının başında oturuyorsunuz.

Üçü de uluslararası bağlantıları olan üç büyük terör örgütüyle aynı anda mücadele veriyorsunuz, dahası bu örgütleri birbirleriyle irtibatlandıran, aralarında koordinasyon sağlayan bir akıl da devrede.

Hakkari'deki PKK baskınından sonra da Ankara'daki IŞİD'in intihar saldırısından sonra da gözler sizin üzerinize çevriliyor.

Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin 'güvenlik alanı' diyebileceğimiz, yüzlerce örgütün cirit attığı bir alanda olup bitenleri bilmek ve alanı yönetmek zorundasınız.

Dışişleri Bakanıyla, Genelkurmay Başkanıyla bu alana dair yaptığınız en mahrem konuşmalar on gün geçmeden Cemaat örgütüne mensup kripto elemanlar vasıtasıyla sosyal medyaya servis ediliyor. Bu casusluk faaliyeti, Genelkurmay İkinci Başkanının çantasına konulan kayıt cihazı üzerinden yapılıyor.

Bu olaydaki zaafın sorumlusu olarak görülen yine sizsiniz.

İnsan ve para kaynaklarınız artırılmış, örgütlenmede yeni bir modele geçmişsiniz, belki teknolojik altyapıda da önemli adımlar atmışsınız ama bütün bunlar karşı karşıya kaldığınız meydan okumanın çapıyla mukayese edilemeyecek kadar da sınırlı.

Milli İstihbarat Teşkilâtı işin tabiatı gereği kendini anlatabilen bir kurum değil. Başarılarını görüp bilemediğimiz ama zaafları gözümüzün önünde cereyan eden bir kurum.

15 Temmuz darbesinin istihbaratının alınamamış olması, Hakan Fidan'ı bundan sonraki kariyeri boyunca takip edecektir. Osmanlı Devletini İttihatçılar batırmamıştı, ama devlet onların elinde batmıştı. Hakan Fidan'ın 15 Temmuz darbesindeki durumu böyledir. Milli İstihbarat Teşkilâtı'nın başında o vardı. Hele Cumhurbaşkanının çıkıp, 'Ben haberi MİT'ten değil, eniştemden aldım' diye konuşması onun için ayrıca yaralayıcı olmuştu.

Darbeden sonra başta ByLock, Eagle gibi Gülen örgütünün kullandığı haberleşme programlarını deşifre etmesi ve belli ki arşivlerinde zaten bulunan isimler üzerinden örgütün tasfiye sürecinde oynadığı rol Fidan'ın artı hanesine yazılacaktır.

Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı sırasında Hakan Fidan ile ortak mesai yürütmüş olan Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, 'Hakan Fidan göreve geldikten sonra Cemaat'in mensuplarını bayağı temizledi' diyor.

Gülen örgütünün 15 Temmuz'dan önce onu bu kadar hedefine koymasında, en sert yıpratma kampanyalarını ona karşı yürütmesinde muhtemelen bu durumun rolü vardı. Bu örgüt devlette başka hiçbir bürokratın üzerine bu kadar oynamadı.

Hakan Fidan böyle bir ortamda mesai yürütüyor.

Böyle bir dönemde eğer sorumluluk sahibi bir Müsteşarsanız koltuğun size garanti ettiği tek şey, 24 saat kesintisiz huzursuzluk ve tedirginlik.

Bu kitabın yazıldığı günlerde Fidan'ın elindeki belki de tek lüks, devlette koltuğunu kaybetme korkusu yaşamayan, hatta belki de bunu arzulanır bir imkân olarak gören tek bürokrat olmasıdır.